Sevgili okurlarım,
Bugün, Türk devleti olarak nerelerde olduğumuz ve nerelerde olmamız gerektiği sorusuna birlikte cevap arayacağız.
Pakistan ve Afganistan bölgesi, Müslüman coğrafyası içerisinde Türkler için ayrı bir öneme sahiptir. Bu bölgenin insanlarıyla Türk dünyasının tarihî bir geçmişi vardır. Eski dönemlerde Hindistan coğrafyası olarak tanımlanan bölge, bugün birçok devleti içerisinde barındırmaktadır.
Bu bölgede Türk hâkimiyeti, 10. yüzyıldan itibaren kendini göstermeye başlamıştır. Alptigin adındaki bir Türk komutanının başlattığı bu süreç, bölgede yeni bir Türk devletinin doğmasına sebep olmuştur. Adını bulunduğu şehir olan Gazne’den alan Gazneliler Devleti, kısa zamanda güçlenmiştir. Gazneli Mahmud’un Hindistan’a 17 sefer düzenlemesiyle Türk kültürü bu topraklara yayılmaya başlamış, böylece bölgeye Türk kültürünün tohumları ekilmiştir.
Gaznelilerden sonra kurulan Büyük Selçuklu Devleti de bu coğrafyaya ayrı bir önem vermiştir. Türklerin adalet ve hoşgörü anlayışı, bölge insanının sempatisini kazanmalarında etkili olmuştur. Daha sonraki dönemlerde kurulan devletler de aynı çizgide hâkimiyetlerini sürdürmüştür.
Son olarak bölgede kurulan Babür Devleti ile Türk kültürü doruk noktasına ulaşmıştır. Devlet yönetiminde olduğu kadar bilim, sanat ve mimaride de önemli izler bırakılmıştır.
Türklerin bu bölgede yaklaşık bin yıldır kurdukları hâkimiyet ve bu süreçte oluşturdukları hoşgörü ve adalet anlayışı, burada yaşayan insanların hafızasında yer edinmiştir. Bu hatıralar dilden dile, kuşaktan kuşağa anlatılagelmiştir.
Bugün, 21. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük destekçilerinden biri Pakistan Devleti’dir. Afganistan halkıyla da tarihî bağlarımız bulunmaktadır. Bunun en çarpıcı örneklerinden birini Kurtuluş Savaşı yıllarında görmekteyiz.
Anadolu’ya Uzanan Yardım Eli
Osmanlı Devleti’ne dayatılan Mondros Mütarekesi’nden sonra yaşanan işgallerin ardından, Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşı başlamıştır. Bu mücadele sırasında Hindistan Müslümanları, Anadolu’ya yardım seferberliği başlatmıştır. Hindistan Müslüman liderlerinden Muhammed Ali Cinnah’ın da bu dönemde yardım faaliyetleriyle ilgili çalışmaları olmuştur. Bu yardımlar, Millî Mücadele’ye hem maddi hem de manevi anlamda büyük destek sağlamıştır.
Hatta bu yardım kampanyası sırasında yaşandığı rivayet edilen bir olay vardır. Hintli Müslüman bir anne, Anadolu Türklerine gönderecek para bulamayınca yeni doğmuş çocuğunu bir İngiliz aileye satmış ve karşılığında aldığı parayı Kurtuluş Savaşı’na yardım olarak göndermiştir.
Bu davranış, Türk milletinin kalbinde ve yüreğinde ayrı bir yer edinmiştir.
Bugün başkent Ankara’da bulunan Cinnah Caddesi’nin adı da buradan gelmektedir.
Yüz Yıl Sonra Unutulmayan İyilik
Pakistan ile ilgili hiç unutamadığım bir anımı da paylaşmak istiyorum.
2000’li yılların başında Pakistan’da büyük bir deprem olmuştu. Türkiye, bölgeye ilk yardıma koşan ülkelerden biri olmuştu. Ayrıca Türkiye’de büyük bir yardım kampanyası başlatılmış, yediden yetmişe herkes Pakistan halkına yardım etmek için seferber olmuştu.
Okullardaki öğrenciler de bu yardıma sessiz kalmamıştı. Henüz on yaşlarında bir öğrencimiz, o günkü harçlığını bir mektup zarfının içine koymuş ve şu cümleleri yazmıştı:
“Ben fakir bir ailenin oğluyum. Babam yok, annem de hasta. İki milyon ekmek paramız vardı, bunun bir milyonunu size gönderiyorum. Çünkü ben bugün çöpten ekmek buldum. Akşam iftarımızı onunla yapacağız. Bu bir milyonu da depremdeki çocuklara ekmek alın.”
Bu mektup, dönemin Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref başta olmak üzere bütün ülkeyi derinden duygulandırmıştı.
Bu davranış beni de gerçekten çok etkilemişti. Çünkü o küçücük zarfın içinde, bir çocuğun harçlığından çok daha fazlası vardı. İçinde tarihî hafıza, minnet, vefa ve insanlık adına duyulan sorumluluk bulunuyordu.
Türk Askerinin Üniformasına Duyulan Saygı
Bugün Pakistan ve Afganistan coğrafyasına giden her Türk, yöre halkı tarafından büyük bir sevgi ve saygıyla karşılanır.
Yıllar önce üst düzey bir devlet adamımızla yaptığımız bir sohbette bana şunları anlatmıştı:
“Hocam, ben bu bölgeye NATO görevlisi olarak gittim. Gördüklerime inanamadım. NATO kuvvetleri içerisinde yer alan Amerikan, Fransız veya diğer ülkelere mensup askerler, bu bölgede kendi ülkelerinin bayraklarını taşıyan üniformalarla sokakta dolaşamıyorlardı. Sokakta gezerken Türk askeri üniformasını giyiyorlardı.”
Evet, bugün bu coğrafyada hâlâ varlığımızı sürdürebiliyorsak bunu geçmişte yaptığımız fetihlere ve bıraktığımız kültürel mirasa borçluyuz.
Gidemediğin Yer Senin Değildir!
Sadrazam Halil Rıfat Paşa ne diyor?
“Gidemediğin yer senin değildir.”
Önceki devletlerimizden devraldığımız, dünyanın her coğrafyasına ulaşmaya çalışan bir geleneğe sahibiz. Nâzım Hikmet’in Davet şiirinde dile getirdiği gibi:
“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.”
Bu anlayışla dünyanın her coğrafyasına ulaşmamız gerekmektedir.
O nedenle boş hamaset yapmaya gerek yok. Bir yardım çığlığı duyduğumuzda mutlaka gereğini yapmamız gerekir. Aksi takdirde bu mazlumları geçmişte olduğu gibi haçın insafına bırakmış oluruz.
Türk ordusuna yurt dışında bir görev verildiğinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü üzerinden hamaset yapmaya gerek yoktur. Gazi’nin bu sözü neden söylediğini çok iyi tahlil etmek gerekir.
Hâlâ aksini iddia edenlere şu soruyu sormak istiyorum:
Sahi, Mustafa Kemal’in belirlediği Misak-ı Millî sınırları nereden nereye kadardı?
Eğer buna cevap verebiliyorsak bu hedefleri hep önümüzde tutmamız gerekmez mi?

